30

BIST 100

108932.4

0.7205 %
BIST 50

104579.0

0.7369 %
BIST 30

134257.6

0.7831 %
Ons

1256.1300

0.0657 %

Gram Altın

154.6023

0.0673 %

Dolar

3.8281

0.3934 %

Euro

4.5278

0.3947 %

İngiliz Sterlini

5.1474

0.5823 %

Kanada Doları

2.9833

0.0819 %

üst

SİNEMANIN TEMELİ ÇİZGİ ROMANDIR!

-a A+

Oscar adayı ‘Ayla’ filminin senaristi Yiğit GÜRALP ile konuştuk.

06/12/2017 15:54

SİNEMANIN TEMELİ ÇİZGİ ROMANDIR!

Vizyondaki beşinci haftasında 4 milyon seyirciye ulaşarak Türkiye’de tarihe geçen, izleyenleri ağlatan, festivallerde ödüller alan, Oscar adayı 'Ayla' filminin senaristi Yiğit Güralp; İnsan Kaynakları yöneticiliğinden müzik sektöründe çok satan albümlerin yapım aşamasındaki işine, bu işlerden senaristliğe geçiş sürecini, Ayla’yı, filmin beş yılda ve nasıl ortaya çıktığını, sinemayı ve daha birçok konuyu gazeteci-yazar-yapımcı Melike BİRGÖLGE'ye anlattı.

 

                                           

Sinemaseverler sizi daha önce yazdığınız ‘Kavak Yelleri’ dizisinden, ‘Uzun Hikaye’ ve ‘Sınav’ filmlerinizden biliyordu. Ama Ayla’ ile adınız daha çok kişiye milyonlara ulaştı. Ay yüzlü bir kızla ay yıldızlı bir askerin 65 yıl anlatılmamış öyküsünü anlatan filmin yazarı ve yaratıcı yapımcısı olan sizin ‘Ayla’ ile buluşma maceranız nasıl başladı?

‘Kavak Yelleri’ dizisi yayınlandığı dönemde, tüm gruplarda sürekli gün birincisi olmuştur. ‘Uzun Hikaye’yi yaklaşık bir, ‘Sınav’ı yaklaşık bir buçuk milyon seyirci izledi. Tüm filmlerim o yılın en çok izlenen filmler listesinde ilk sıralardadır. Bilindiği gibi ‘Ayla’nın sadece yazarı değil aynı zamanda yaratıcı yapımcısıyım. Belgeseli film yapma fikrinin de, bunun nasıl bir film olacağının tasarımı da bana aittir. Ben bu filmi yapmaya karar verdim ve yatırımcı aramaya başladım. Kısa bir süre sonra İsmail Hacıoğlu’da bu sürece dahil oldu. Yaklaşık iki yılın sonuna doğru da ortak bir dostumuz aracılığıyla şu anki mevcut yapımcı bu projeye talip olduğunu bildirdi ve proje yatırımcısını da bulmuş oldu.

SÜREKLİ GÜNEY KORE UYARLAMALARI YAPILMASINA KIZIYORDUM!

Peki neydi size, belgeseli film yapma fikri ve ‘Bu filmi yapmalıyım” dedirten?

Dünyada on yıllık dilimlere yayılan trendler var. 2010’lu yıllar başladığında dünyada ana akım sinemada biyografiler ve “Based On A True Story” kavramı en parlak dönemini yaşamaya başladı. Çünkü robotlar ve süper kahramanların hikayelerini anlatırken gelişen teknoloji artık dönem atmosferi yaratmakta da çok büyüleyici sonuçlar veriyordu. Bununla birlikte, seyirci ne kurgularsanız kurgulayın sonunu tahmin ediyor ve yaratılan hikayelerle tatmin olmuyordu. Ama gerçek hikayelere saygı duyuyordu. Kariyerimde kurgu hikayeye biraz ara vermeyi düşünmeye başladım. Buna paralel olarak hikaye anlatımında 50’li yıllar ve öncesi de öne çıkmaya başladı. Hiç anlatılmayan Kore Savaşı bazı Marvel çizgi romanlarında fon olarak kullanılmaya başladı. Yine aynı dönemde Kore filmleri ve dizileri ülkemizde uyarlanmaya başladı. Ben boğazın öte yanından bu yanına akıntı varsa bunun tam tersinin de olabileceğine inananlardanım. Türk insanının anlatılacak hikayesi bitmiş, senaristlerimizin yeni hikayeler yaratma yeteneği son bulmuş gibi sürekli Güney Kore uyarlamaları yapılmasına da kızıyordum. Tüm bunlar birleşince 1950’lerde Kore halkıyla ortak yönlerimizi birleştiren gerçek hikayeler araştırmaya başladım.  Abim Oğuz Güralp bir gece Ayla’nın Güney Kore MBC Televizyonunda yayınlanan orijinal dildeki belgeselinin youtube linkini gönderdi. Aradığım hikaye bu dedim. 

                                            

İYİLİK İYİ BİR ŞEYDİR! ‘AYLA’ SAYGI DURUŞU FİLMİDİR!

Filmin anlatıldığı kahraman Süleyman Bey’le konuşurken nelerdi sizi heyecanlandıran, neler oldu hayata dair fark ettiğiniz konular?

Süleyman Amca ile ilk tanışmamızda, eşinin elini tutup söylediği “Görüyor musun gençleri Nimet, hep demedim mi sana, iyilik iyi bir şeydir” sözünü hiç unutamam. Bir savaş değil bir sevgi filmi yapmak istiyordum ve bu söz filmin alt metnini belirledi. Filmdeki karınca hikayesi gibi hikayeler elbette Süleyman Amcanın anlattığı ve yaşadığı şeyler değil. Ama anlatmasına, yaşamasına gerek yok ki. “İyilik iyi bir şeydir” diyen birinden yola çıkarak onu anlatmaya çalışıyorsunuz ve o sahne kendisini size yazdırıyor. Yaratım sürecindeki en büyük ilham ‘iyiliktir’. Süleyman Dilbirliği, o dönem Ayla dışında da sahip çıktığımız sayısız çocuğa yapılan iyilikleri, bir figür üzerinden anlattığımız naif ve yaşayan bir semboldür. Ve bir kısmına ulaşamadığımız, tanışma dinleme şansına erişemediğimiz tüm o iyi insanlar bu filmin ilham kaynağıdır. Bu film her birine bir saygı duruşudur.

Filmin senaryosu ile ilgili size söylenen sizi çok mutlu eden tepkiler, cümleler?

Hani eskiden çuval çuval mektuplar geliyor denirdi ya. Ben mesela Emel Sayın hanımefendi ile çalışırken şahit olmuştum buna 20 yıl önce. Gerçekten her gün onlarca mektup gelirdi. Şimdi de sayısız elektronik posta ve mesaj geliyor. İnanılmaz güzellikte her biri. İzinlerini almak kaydıyla sosyal medya hesaplarımdan yayınlıyorum bunları. Seyircimiz tüm filmlerimde bana mutlulukların en büyüğünü yaşatmıştır. “Farklı, nitelikli yapımlar izlenmiyor efendim” geyiğini hep çürütmüşlerdir. İzleniyor işte. İddialarımı ispat etmemde en büyük pay seyircinindir. Beni hiç yarı yolda bırakmadılar. Onlara minnettarım.

                                    

YAPILAN, KÜLKEDİSİ’NİN TAVAN ARASINA KAPATILMASIDIR!

Filmin yazarı olduğunuz gibi, proje sahibi olduğunuzu da en başta kabul eden yapımcı, sonra dediğiniz cümlelere göre; sözleşmeyi yok sayıp her iki kimliğinizi de çoğu yerde yazmadığını, sizi filmin sosyal medya hesaplarından engellediğini, halk tepki gösterince kimi yerlere yazar olarak ve sırf göstermelik biçimde ayrı ve küçücük yazdığını, hiçbir festivale, galaya, etkinliğe davet edilmediğinizi söylüyorsunuz. Bunların temelinde yatan nedir?

Büyük ilgi gören, kendi döneminde yapılan diğer işlerden farklı bir tonu olup da yeni trendler açan filmlerde, filmin kendisi kadar, bu filmi, bu tasarımı yapma fikrinin kime ait olduğu sorusu da hep sorulur. Sınav’da da bu olmuştu. Onlarca yıldır eğitim sistemi alarm çalıyor ama bir tane filmi yapılmamış. İlk siz yapıyorsunuz ve yer yerinden oynuyor. Uyuyan devi uyandırıyorsunuz. Gençlik dizileri birbiri ardına geliyor. Haliyle herkes bu fikrin sahibini soruyor. “Benimdir efendim” diyecek kişi büyük bir saygı ve itibar görüyor, her yerde ağırlanıyor, ödüller veriliyor, “Aman efendim böyle başka fikirleriniz varsa imkanları önünüze serelim” kapıları açılıyor. Bu, değeri parayla ölçülemeyecek büyük bir güç, büyük bir manevi servettir. Burada yapılan bu servetin gerçek sahibinin elinden alınması, bir anlamda Külkedisi’nin tavan arasına kapatılmasıdır. Bu öyle bir servettir ki bana bunu yapanlar kanunları bile hiçe saymayı göze almışlardır. Paranız çoktur ama fikriniz yoksa kendinizi kötü ve eksik hissedersiniz, bu kompleksi tamamlamak istersiniz. Tarih her sektörde bunun örnekleri ile dolu. Sorunuzun cevabı bu kadar yalın, bu kadar net.

FİLMLERİMİ ÇOK İZLENSİN DİYE YAPMIYORUM!

Filmin bu kadar ilgi göreceğini bu kadar sevileceğini bekliyor muydunuz?

Ben projelerimi; “Artık doğru zaman, bu hikayenin artık anlatılması lazım” diye yapıyorum. Eğer tasarımdan çok sapılmazsa, her element doğru uygulanırsa bunun ilgi görmesi kaçınılmaz oluyor. Hep söylediğim basit bir formülüm var. Benim filmlerim 500 binin altında kalmaz. Eğer 1 milyonu hızlı görürse her tür sürprize açık hale gelir. Çünkü izleyici memnuniyeti ve fısıltı gazetesi devreye giriyor ondan sonra. İzleyicinin eşine dostuna yaptığı reklamı hiçbir billboardı satın alarak yaptıramazsınız. Benim aklı başında ve mütevazı formüllerim bunlardır. Filmlerimi çok izlensin diye yapmıyorum, farkı anlaşılsın, değer ve saygı görsünler yeter diye yapıyorum. Gerisi kendi doğal akışında gerçekleşiyor. 

                                       

TEK PİŞMANLIĞIM GÜNLÜK TUTMAMIŞ OLMAMDIR!

Yazının kanınıza girmesi, yazıyla ilk tanışmanız nasıl oldu?

Okumayı sökme işi okul öncesinde başlamıştı. Yaşıma göre kitaplar sınırlıydı ve Bakırköy’ün iki üç büyük kitapçısındaki tüm yayınevlerinin içeriklerini bitirmiştim. Ailem topluca kitap alınca artık hepsini aynı gün vermiyorlardı. Hemen bir iki günde bitiriyordum çünkü. Yetmeyince ansiklopediler ve abimin ders kitapları işin içine girdi. Galiba bir yerden sonra yazanlara ve okuduklarıma hayran olma durumu, ben de yazayım yahu kısmını tetikliyor. Komik ama böyle. Kırtasiye merakınız başlıyor. Masam olsun. Kağıtlarım, kalemlerim, defterlerim. Terminalde anneannemi uğurladıktan sonra eve gelip şiir yazmıştım ilki oydu sanırım ve henüz on yaşında bile değildim. Bu kadar yazmaya teşne biri olarak tek pişmanlığım günlük tutmamış olmamdır. Keşke o konuda tembel olmasaydım.

Senaryo yazarlığına yönelmenizin öyküsünü dinlemek istersek…

Aslında macera çok farklı başladı. Hikayesi uzun, en kısa şekliyle anlatmaya çalışayım. Ailevi durumlardan dolayı çalışmaya lisede başladım, okul sonrası tam zamanlı çalışıyordum. Üniversite çağına geldiğimde Mudo’da birkaç yılda üst üste terfi etmiş İnsan Kaynakları Yöneticisi olmuştum. Acar ve Zuhal Baltaş, Birim Yiğit, İbrahim Kıvrak gibi önemli hocaların seminerlerine gönderiliyordum. Arthur Anderson gibi danışman markalar çok popülerdi. Müthiş bir kişisel gelişim dönemiydi benim için. Ama tüm bunlar benim içimdeki sinema, müzik ve edebiyat tutkumla aynı paralellikte işler değildi. Radikal bir karardı, 22 yaşında iyi bir pozisyondayken 7 yıldan fazla zamandır ailem gibi olan Mudo’yu bıraktım. Universal Müzik maceram başladı ardından. 35’e yakın dönemin en çok satan albümlerinin yapımında görev aldım. Burada sektörden pek çok isim tanıdım. Bu tanışıklıklar sonucu 27 yaşımda askerden dönüşte Böcek Yapım ile yollarımız kesişti. Yazma tutkumla, müzik ve sinema aşkımı birleştirdiğim Sınav filmini tasarlamam da bunun peşinden geldi.

KİŞİLERİN BİR ÖNEMİ YOK AMA PROBLEMLERİN ÖNEMİ VAR!

Senaryo yazma sürecini anlatacağınız bir film de projelerinizin arasında. Yine farklı bir konu. Bu konuda aklınızı, kaleminizi fitilleyen hangi kıvılcım?

Ayla’nın yapım sürecinde ve sonrasında yaşadığım tatsız olaylar; ilk filmimden bu yana yaşadığım problemleri bir belgeselde anlatmanın zamanının geldiği kararını almama neden oldu. Önümdeki projelerin yoğunluğu nedeniyle ancak 2019 yılında tamamlayabilirim. Ticari bir amaç gütmeyecek. Mesleki bir belgesel olacak. Bir fikrin, yazarın zihnine yani ana rahmine düştüğü andan başlayarak, bir filme dönüşmesine kadar geçen süreci tüm detayları ve çıplaklığıyla anlatacak.  Örnek vermek gerekirse, Netflix’in tasarım belgeselleri serisinde, “Nike Air ayakkabılarını tasarlayan kişinin tüm tasarım sürecini ve yaşadıklarını anlatması” gibi. Michael Moore belgesellerinde olduğu gibi mizah yönü güçlü, temposu ve seyir zevki yüksek bir dokümanter film olacak. Fikir sahiplerinin; ataerkil bir yapı içinde, üzerinde tahakküm kurulmaya çalışılan anneler olduğunun altını çizecek. Müzikleri sevgili Rahman Altın imzası taşıyacak. İçerisinde; sektörde fikir ve içerik üreten önemli isimlerin tecrübe ve görüşleri de yer alacak. Bu alandaki saygın hukuk insanlarının da anlatıları olacak. Bazı uluslararası film festivallerinde gösterime gireceği gibi internet ortamında da herkes tarafından ücretsiz olarak izlenebilecek.

KANATMAK YERİNE TEŞHİS VE TEDAVİ!

Ve bu da birçok insana kaynak olacaktır.

Aynen öyle… Böylece bu mesele, kişisel bir mesele olmaktan çıkar ve mesleki bir sorun olarak ele alınır. Dünya döndüğü sürece bu mesleği yapmak isteyen kardeşlerimiz, istediği zaman açıp izleyebilir ve önemli tecrübeler edinmiş olur. “Bir fikrim var, bir senaryom var ne yapmalıyım” diyen yüzlerce genç sinemacıya, bir fikir zihinlerine düştüğü andan seyirciyle buluştuğu ana kadar geçen süreçte başına gelebilecekleri anlatan, bu anlamda nesiller boyunca onlara yol gösteren bir içerik olur. Yani öyle sanıldığı gibi; “kişileri hedef alan bir belgesel yapacağım, başıma gelenleri bir bir bir bir anlatıp ipliğinizi pazara çıkacağım” gibi bir şikayetname ya da hesaplaşma niyetim yok. Kişilerin bir önemi yok. Ama problemlerin önemi var. Sürdükçe bizi hasta ediyorlar. Kanatmak yerine teşhis ve tedaviye meyilli olmakta fayda var.

Bugün mutluluktan müebbet yesek yarın af çıkar” demiş bir karakter. Sizin başrol olduğunuz karaktere göre nedir mutluluğun sırrı?

Benim için mutluluğun yolu insanları mutlu etmekten geçiyor. Bu yüzden hediye almayı, sürpriz yapmayı severim. Hediye paketinin açıldığı anki yüz ifadelerini, şaşkınlık ve sevinçleri büyük bir heyecanla bekleyip, gözlerim. Kendimi de mutlu ediyorum yani o an. Bu aslında biraz da bencilce galiba. Filmlerimi tasarlarken de beni en çok bu mutlu olunma kısmı ilgilendirir. İnsanların gülüp, heyecanlanıp, şaşırıp, umutlanıp pek çok duyguyu bir arada yaşayarak salondan doygunluğa ulaşarak çıktıkları filmler yaptım hep.

MOBİLYAN BELLİ OLMADAN DUVARIN RENGİNE KARAR VEREMEZSİN!

Dizi senaryosu da yazdınız. Gerek dizi gerek film senaryosu yazarken karakterleri oynayacak oyuncuları görerek mi yazarsınız? Yoksa sadece senaryoyu – hikayeyi yazmaya mı odaklanırsınız?

Mobilyan belli olmadan duvarın rengine karar veremezsin. Elbette daha hiçbir şey ortada yokken bile kafamda inandığım oyuncular oluyor. Üç filmim var üçünde de İsmail Hacıoğlu’na yazdım mesela başrolü.

                                      

 JEAN CLAUDE VAN DAMME, GERÇEK HAYATTAKİ ONU YAZMAMI ÇOK ZEKİCE BULDU!

Ama İsmail’e yazdığınız halde ‘Uzun Hikaye’ filminizde bu kural bozuldu.

Uzun Hikaye’de de Kenan (İmirzalıoğlu) ile baba-oğulu oynayacaklardı. Osman (Sınav) Hoca son anda istemedi ve sevgili Ushan Çakır rol aldı.  Ya da mesela Jean Claude Van Damme ‘Sınav’daki rolü için “Bu rolü bana yazdığın için bu filmi kabul ettim” demişti. Bana dedi ki “Genelde bir rol yazılır, ona uygun kişi aranır ve sonuçlar pek iç açıcı olmayabilir. Bu filmde bu rolü direkt bana yazmanı, hem de aslında gerçek hayattaki beni yazmanı çok zekice buldum” demişti. Tasarladığımız isimlerin bir kısmı ile çalışabiliriz, diğer kısmı için de sevgili Harika Uygur gibi işinin ehli cast direktörlerine danışır, onların tecrübesine teslim oluruz.

MÜCADELE ETMEDEN HEP ŞİKAYET ETMEK ANLAMSIZ!

Senaryolarda genelde aynı konuların işlenmesini, farklı konular – yaratıcılıklar yönüne gidilmemesinin nedenleri nedir?

Sermaye yapısının garanticiliği. Başka açıklaması yok. Devamlı tutulanı taklit edersen, farklı türlere şans vermezsen böyle olur. Ama meslektaşlarım da pes etmesinler. Düzene çok çabuk teslim olunuyor. Mücadele etmeden hep şikayet etmek de anlamsız. Ayla yaklaşık 5 yılımı aldı. Onca kötü şey yaşadım. Sonuç fena mı oldu?

VAATLERİ KONUSUNDA DOYURAN HER FİLM BENİ ETKİLER!

Yüzbinlerce insanı etkilediğinizi düşünürsek sonuç fena diyemeyiz sanırım. Sizi nasıl bir film senaryosu etkiler? Dolayısıyla en etkilendiğiniz filmler?

Çok fazla türde film seviyorum. Her türü kendi kulvarında değerlendirmek gerek. Ana akım bir filmden bağımsız film nitelikleri beklemeniz anlamsız olur mesela. Ya da slap-stick kaba komediden bir takım felsefi alt metinler beklemek de anlamsız. Yani senaryo, türün gereklerini yerine getirdi mi getirmedi mi ona bakmak gerek. Her filmin bir pazarlanış şekli, sizi sinemaya davet ederken vaat ettiği unsurlar vardır. Aksiyon filmi olarak pazarlanan bir film durağansa yani bu konuda sahtekarsa, beni sinemaya çağırırken vaat ettiği donelerin altını doldurmayıp, bambaşka bir film çıktıysa buna kızarım. Vaatleri konusunda doyuran her film beni etkiler, takdirimi kazanır. Kendim film üretirken de buna dikkat ediyorum.

                                               

KUKLALARI DİZİLERİMDEN ÇOK SEVERİM!

Sizin bir de kuklalarınız var. Üstelik sizde izler bırakan!

100 bölümün üzerinde de dizi yazdım ve bir o kadar da dizi danışmanlığı yaptım ama 2005’de Star TV için program aralarında yarattığımız kuklaları diyorsunuz. İsmi ‘Ara Sıcaklar’ idi. O kuklaları dizilerimden daha çok severim. Muharrem Abi, Bahri ve Uysal, TV karşısında kanepede oturur, kanalın tüm programına ve televizyon dünyasına laf sokarlardı. ‘Yılın En Yaratıcı Televizyon Projesi’ ödülünü almıştık. Televizyonda en sevdiğim işim odur. Böyle şeyler kalmadı artık. Televizyon kanalları dökülüyor

Sanat kadar işinde iyi olan bazı insanlar da neden hak ettiği değeri göremiyor çoğu zaman?

Rahmetli Barış Manço’ya sağlığında müzik sektörünün büyük bir bölümü “kötü müzisyen” derdi. Televizyon sektörü Manço’nun programını “izlenmiyor” diye yayından kaldırmıştı. Vefatında Türkiye Cumhuriyeti’nin en kalabalık cenaze törenlerinden biri gerçekleşti. Oradaydım, hayatımda bir daha da böyle bir kalabalık görmedim. Tüm o müzik ve televizyon sektörü o gün “Aaa meğer ne çok seveni varmış yeaa” dediler. Koskoca Barış Manço’ya bunu yapan sana bana ne yapmaz, hele ki daha ben neyim ki bu büyük isimlerin yanında. İnsanlar böyle maalesef. Bunlara çok takılmamak lazım. Dilerim hepimiz Barış abi gibi güzel anılırız. Önemli olan bu.

SİNEMANIN TEMELİ ÇİZGİ ROMANDIR!

Senaryo yazmak isteyen, senaryo yazarlığı yapmak isteyenlere ne gibi ışıklar önerirsiniz, bu konuda tünelin ucunu görmeleri için?

Bir insan 17 yaşına geldiğinde 2.000 kadar film izlemediyse senaryo yazarlığını düşünmesi gerçekçi olmaz. Bale gibi, piyano gibi bu meslek de bilinç dışında erken başlayan ve gelişen bir iş. Bir filmi bir defa izlemiş olmak da yetmez. Aynı filmi defalarca izlemek gerekir. Böylece rübik küpünü birkaç dakikada bozup yapanlar gibi bir hikayeyi zihninizde kolayca söküp takıp kurgulama yeteneğiniz gelişir. Bunlar eğitimle pekişir ama otomatik reflekslere sahip bir yetenek için bu dediklerim şart. Çizgi roman okumayanlardan da iyi hikaye anlatıcısı pek çıkmaz. Sinemanın temeli çizgi romandır. Bir hikayeyi birkaç yüz karede anlatma tekniğine hakim olursan birkaç bin karede de gayet rahat anlatırsın. Dizi izleyerek de bu olmaz. Sinemanın bütün dinamikleri ayrı. Seyirciyi evden çıkıp yol ve bilet bedeli ödemesi için harekete geçirecek sinir uçlarını dizi izleyerek deşifre edemezsiniz. Sinemayı da ağırlıklı olarak 15 inc bilgisayardan değil dev perdede sinemada izlemeniz gerekir. Sektörümüzde galalar dışında sinemaya gitmeyen kalabalık bir topluluk var. Seyircilerle binlerce kez aynı salonlarda bulunmamış, onların film sırasında, film arasında, film çıkışında tepkilerini gözlemlememiş insan nasıl sinema yapabilir ki! Sinemacılık sinemada olmayı gerektirir. Genç kardeşlerimiz sinemacılar mı, değiller mi bu söylediklerim konusunda kendilerine dürüst cevapları verirlerse onlar için son derece faydalı olur. 

                                               

BİR FİLM VE HER FİLMİM 3-5 MİLYON İZLENSİN DİYE FİLM YAPILMAZ!

Bundan sonra yapmak istedikleriniz arasında neler var?

Beş yıldır bayram mesajlarıma bile geri dönmeyen insanlar, Ayla’nın ilk hafta sonu gişesi açıklanınca beni aramaya başladılar. Dünya böyle. Sakin karşılıyorum. Hepsine nezaketle geri dönüyorum. Bu ilgi bir iki ay sürer. Sonra geçer. Geriye gerçek dostlar, niyeti ciddi olanlar ve beni yeni tanımaktan samimiyetle mutluluk duyanlar kalır. Onlarla da kah çekmecemdeki işleri hayata geçirmeye devam ederiz, kah onların fikirlerine kalemimle katkı sağlamaya gayret ederim. Sıradaki filmin kaç milyon yapacak gibi yaklaşanlar var. Bunlar çok tehlikeli kafalar. Mesafeliyim. Her filmim 3-5 milyon izlensin diye film yapılmaz. Söylediğim gibi, o hikayenin anlatma zamanının geldiğine inanmam çok önemli. Şu an bu anlamda sıradaki filmim gözüyle bakıp 6 aydır çalıştığım bir projem var. Ayla ve Sınav gibi yaratıcı yapımcılığını ve yazarlığını üstleniyorum. Onu açıklayacağız birkaç haftaya kadar. Sağlığım, ömrüm el verdiği sürece de sinema yapmaya, niyeti eli yüzü düzgün filmler yapmak olan insanlarla dirsek temasımı sürdürmeye devam.

                                          




Editör: Melike BİRGÖLGE
TEL: +90 212 425 9595
GSM: +90 507 628 2359

editor@businesschannelturk.com


-a A+


Henüz Yorum Yapılmamış !
Yorum yapabilmek için lütfen giriş yapınız. Giriş